Çocuğunuz ne olsun istersiniz?

asil

Daha hamile olduğunuzu öğrendiğiniz zaman başlıyor değil mi hayalleriniz? O’nun için hep en iyisi olsun, en güzeli olsun diye çabalayıp duruyoruz, hep o mutlu olsun diye…

Sonra yıllar geçiyor ve planlar başlıyor. En iyi anaokulu hangisi? Kaç yaşında yabancı dil eğitimine başlanmalı, kaç dil bilse, hangi okullara gitse diye kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Asil doğdu doğalı bizim de çoğu zaman dönüp dolaşıp geldiğimiz konular bunlar aslında. Büyüyünce ne olacak? Çoğunuz nasıl mutlu olacaksa öyle olsun diyorsunuz biliyorum; ama zaman ve şartlar bir gün sizi de o maratona girmeye mecbur bırakacak. Bu yazıyı okuyanların çoğu (ve hatta belki ben bile!) eninde sonunda özel ders için öğretmen arayacağız belki de.

Bizim babasıyla Asil’in geleceğine dair tek hayalimiz çok gezen, yeni yerler keşfeden ve çok seven bir insan olması. Dünyayı gezsin istiyoruz, ne iş yaptığı önemli değil; ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar para kazansın yeter. Her yeni ülke yeni bir dünya aslında, yepyeni bir kültür! Şimdiden farklı kültürleri tanıması için seyahatlerimize dahil oldu bile minik adam, bir gün bizim gitmediğimiz kadar uzaklara da gidecek inanıyorum tüm kalbimle. Gittiği yerlere kalbindeki sevgiyi de götürsün istiyorum; yediği yemeği olmayanla paylaşsın, fazla kıyafetini sırtı çıplak bir çocuğa versin… Keşke tüketmesek dünyayı, tükenenleri yerine koyup sevgi dolu bir dünya bırakabilsek gelecek nesillere, keşke…

Süt içmeyen bebek olur mu?

Biz anneleri en çok zorlayan konular şüphesiz iştahsız ve uykusuz bebekler oluyor.

Uyku meselesi bence ilk 6 ay içinde eğitimle/uyku rutini oluşturulmasıyla çözüldü çözüldü, üzülerek söylüyorum ki sonrası ya çok zor ya da uzun yıllar devam edecek bir alışkanlığa dönüşüyor. Bebeklerin büyüme hormonunun en yoğun salgılandığı saatler gece 22:00-02:00 arası. Yani bebeğinizin gece 22:00dan önce uykuya geçmiş ve hatta derin uykuda olması gerekiyor, uyusun da büyüsün diye boşuna mı demiş atalarımız!

Neyse, asıl niyetim uyku değil beslenme ile ilgili yemek yeme sorunu çeken bebeklerin annelerine ufak tüyolar vermek. 1 yaşından sonra malumunuz bebeğiniz inek sütüne geçiyor. Sabah ve akşam 250 ml. olmak üzere süt içmesi (anne sütü almayan bebekler için) günlük kalsiyum ihtiyacını karşılaması açısından çok önemli. Peki ya bebeğiniz süt içmeyi reddediyorsa? Mesela Asil 1 yaşına geldiği gibi biberon kullanmayı bıraktı, tamamen kendi isteğiyle! Önceleri inek sütünü sevmiş olsa da, 13 aylıkken süt içmeyi de bıraktı! Yani bebeksin sen değil mi, bebek dediğin süt içer kardeşim!!! Neler denemedim o dönem bir bilseniz… Çeşitli meyveli sütler, ballı süt, pekmezli süt, yok ama bana mısın demedi benim inatçı cücem! Bu dönemde ben de günlük kalsiyum açığını nasıl kapatırım diye çok araştırdım. Sandığınız gibi sadece süt değil kalsiyum kaynağı, yoğurt zaten hem kalsiyum hem de içeriğindeki faydalı probiyotikler sebebiyle olmazsa olmazımız. Yoğurt bilindik bilgi, başka ne yapabilirim derseniz 1 çorba kaşığı tahin + 1 çorba kaşığı pekmez karışımında 1 su bardağı süte eşdeğer kalsiyum olduğunu biliyor muydunuz? Kaşar peyniri benim gözümde sanki hep en faydasız peynir gibiydi. Meğerse 30gr. (yaklaşık 1 kibrit kutusu) kaşar peynirinde 240 mg. (1 su bardağı süte eşdeğer) kalsiyum varmış da benim haberim yokmuş:)) Bu arada tarhana çorbasını da 1 bardak süt ekleyerek pişirmeyi deneyin, üzerine de biraz rendelenmiş kaşar peyniri eklediniz mi, missss gibi kalsiyum dolu bir öğün oldu size!

Demem o ki, bebeğiniz/çocuğunuz bir besini yemeyi reddettiğinde alternatifleri araştırın. Biz anneyiz, bir yolunu bulur o besinleri yediririz değil mi:) İnternette çeşitli sitelerde bebeklerin aylarına göre ihtiyacı olan kalori/kalsiyum miktarının bulunduğu tabloları indirebilirsiniz. Hadi ama anne, tembellik yapma! Kendine kalori hesabı yapmak için az mı geziyorsun site site, çıkar bir beslenme planı bebeğin için, yediği içtiği ne varsa hesapla. Bir de bebeğin o gün az yedi diye düşünme, okuduğum bir yazıda önemli olanın o gün ne yediği değil 1 hafta boyunca neler yediği olduğu üzerineydi. Bugün az kalori aldıysa o açığı bir kaç gün içinde kapayacaktır. Pes etmek yok, seveceği ne varsa ona göre denemeye devam edeceğiz.

 

Evde Tek Başına:)

İnsan kendi çocuğuna bakarken tabi ki gocunmaz, onlar evimizin neşesi, mutluluk sebebimiz öyle değil mi?

Ben bebeğimi 3 aylıkken bakıcı teyzesine bırakıp çalışmaya geri dönmüş bir anneyim. Hiç değilse 6 ay kendim bakmak istedim ama şartlar ve işimin yoğunluğu gereği doğum iznim biter bitmez geri dönmek zorundaydım. Benim ve eşimin ailesi İstanbul dışında yaşıyorlar, o yüzden bizim burada çocuk bakımı konusunda yardım alabileceğimiz kimsemiz yok. (Çocuğu cumartesi akşamdan anneanneye bırakıp pazar sabah 11’e kadar uyuyan, oradan eşiyle brunch’ a gidip akşama doğru çocuğunu almaya giden arkadaşlarıma gelsin bu cümle!)

İşe ilk başladığım dönemlerde bebeğim olduğunu ve evde bakıcısıyla kaldığını duyanlardan (arkadaş çevrem değil tamamen tanımadığım yabancı kimseler) acınası gözlerle bakıp ‘Olsun kızım, Allah’a emanet inşallah’ diyen çok oldu. Haberlerde çıkan bakıcı dehşeti başlıkları toplumda öyle bir ön yargı oluşturmuş olacak ki, bebeğe bir akrabası bakmazsa kim bilir başına neler gelir diye düşünüyor çoğu kişi. Asil ve ben bu konuda çok şanslıydık, bir arkadaşım vesilesiyle tanıdığımız İlkay Teyze’miz ailemizin bir parçası oldu artık. Çok zaman oldu ki Asil’e benden daha özenle ve sabırla yaklaştı, hala da öyle. İlk ve son bakıcımız oldu diyebilirim. Bu arada sürekli bakıcı değiştirmek durumunda kalan annelerin ve en çok da o bakıcılara alışan bebeklerin halini de tahmin edebiliyorum; dilerim herkesin karşısına vicdanlı insanlar çıksın.

Geçen yıl (Asil henüz 1 yaşındayken) İlkay teyzesi 1 hafta yıllık izne çıktı, Asil’e ben bakmak durumunda kaldım. Sanırım Cuma günüydü, salonun ortasında oturup bağıra bağıra ağlıyordum ‘YETEEEER’ diye. O haftanın sonunda işe geri dönüşüm sanki 5 yıldızlı tatil köyüne dönmek gibi gelmişti bana! Ne biçim annesin sen, insan çocuğu için bunları söyler mi diyen olursa; ben çocuğuyla günde 3-4 saat bile olsa etkin vakit geçirme taraftarı bir anneyim. Sürekli evde olup, yardım edecek kimsesi olmayan, bir yandan ev işleri, bir yandan çocuk derken sabırlı kalmayı başaran kaç anne var dürüst olun kendinize?! İlla ki sabrınız taşıp sesinizi yükseltmiyor musunuz böyle zamanlarda? Ben işte ne kadar yorulsam da, akşam eve dönerken babasıyla koşarak ve Asil’i çooook özlemiş olarak dönüyorum eve. Top oynuyoruz, lego yapıyoruz, yatakta zıplamaca yada gıdıklamaca oynuyoruz; birlikte sofrayı hazırlayıp yemek yiyip en son da uyku rutinimizi gerçekleştiriyoruz. Tüm bunlar 18:30-21:00 arası yaşanıyor bizim evde; hafta içi toplam 2,5 saat zamanımız var yani. Yetiyor mu, evet yetiyor! Uyku saatini kimi günler erkene bile çekiyor kendi kendine, sonra kalan saatler de anne-baba saatleri oluyor bizim için.

Bugün bunları neden yazdım derseniz, çalışan ve çocuğuyla yeterince vakit geçiremediği için üzülen annelere yalnız olmadıklarını hatırlatmak istedim. Belki de özendirici olur bu yazı ve istihdama katılan kadın iş gücü oranı bile artar ne dersiniz:)))

Bebek Beslenmesi ve Balkabaklı Muhallebi Tarifi

yemek1yemek 2yemek 3

Bebekler için tartışılmaz en faydalı besin anne sütü, biz anneler için de en basit olanı! En basit olduğu gerçeğini fark etmem için katı gıdaya geçmemiz gerekiyormuş:) Asil Kaan doğduğundan beri iştahlı bir bebekti, ilk tanıştığı anne sütünü bile hep iştahla içti, yemek konusunda annesini hiç üzmedi. Etrafımda beslenme konularında şikayetlerini duyduğum anneler olduğu için bu konuda şanslı olduğumu itiraf ediyorum.

Bebeğinizin anne sütünü bırakıp katı gıdaya geçmesi sizin için bugün ne pişirsem derdinin 2’ye katlanması demekmiş. Önce dolabınızda her daim taze mayalanmış anne yoğurdu bulunacak! Sonra sabah kahvaltısının vazgeçilmezi yumurta ve labne peynir. Yemek meselesine gelince, şiddetle tek bir tavsiyem olacak; besinleri ASLA mutfak robotu yada rondo benzeri bir araç kullanıp püre yemeye alıştırmayın kuzucukları, sonra geri dönüşü çok zor bir yola girmiş olursunuz. Cam rendeniz ve ezmek için çatalınız olmazsa olmazınız olsun.

İlk ne ile başladınız derseniz 1/4 yumurta sarısı, 1 tatlı kaşığı labne peynir ve biraz da ekmek içi; ne heyecanlanmıştık o ilk kahvaltısını yaptığı gün!!!Şimdiyse sabahları menemen yada ıspanaklı börek yiyecek kadar dişlerimiz var:)

Tek tek şunu yedirin, bunu yedirmeyin gibi bir beslenme uzmanlığı yapmak değil niyetim, zira uzman da değilim. Buradan zaman zaman Asil’in en sevdiği yemek tariflerini paylaşmak istiyorum sadece, belki size de fikir olur, belki daha önce hiç yemediği bir besini almış olur bebeğiniz bu sayede.

İlk aklıma gelen Asil’in bebekken en sevdiği mamalardan olan Balkabağı Püresi tarifi olacak, detaylar aşağıda;

1 küçük dilim balkabağı

3 çorba kaşığı irmik

1 çorba kaşığı tuzsuz lor peyniri

Tarif çok basit aslında. Kabağı küçük parçalar haline getirip buharda haşlayın (haşlama konusunda ben hep buhar sistemini kullandım bebekken, size de gıdaların içindeki besin değerini daha iyi koruduğu için bu yöntemi tavsiye ederim). İrmiği ayrı bir tencerede su ile göz kararı pişirin (Asil neredeyse 1 yaşına gelene kadar hiç pirinç tüketmedik, ya bulgur ya irmik yedi. Pirinçlerdeki GDO karmaşası yüzünden bizim doktorumuz sebze yemeklerinin içine bile 6.aydan itibaren irmik eklememi söylemişti.) Pişirdiğiniz irmiğin içine buharda haşladığınız kabakları ekleyip çatal yardımıyla ezin, ılıdıktan sonra lor peynirini de eklediniz mi, bebeğiniz için besleyici bir öğle yemeği hazır demektir!

Not: 1 yaşından sonra bu tarifi irmiği inek sütü ile pişirerek ve 1 tatlı kaşığı bal da ekleyerek hazırlamaya devam edebilirsiniz, bence tam bir kış yemeği tarifi oluyor. 1 yaşından önce inek sütü ve bal kesinlikle yasak. Doktorunuzun da onayıyla 8.ayda pekmez tüketmeye başladıysanız pekmez eklenebilir.

 

Etkinlik dediğin nedir ki?!

İmrenerek baktığım anneler var etrafımda. Çocukları etkinlikten etkinliğe koşuyor, gittikleri ortamlarda da son derece uyumlu olan çocuklarıyla sevimli pozlar verip sosyal medyada resim paylaşıyorlar. Biz nasılız peki?

Asil 21 aylık ve toplam kelime dağarcığı 15’i geçmez. Bu bildiği kelimeleri de canı istemediği sürece asla söyletemezsiniz, işaret diliyle çözdü bizimki işi, ve tabi ağlamayla:) Her çocuğun dil gelişim hızı farklıdır biliyorum, ama bizim çocuk sosyalleşme konusunda da geride kaldı bence (neye göre derseniz uzman değilim, anne iç güdülerime göre!). Yaşıtı çocuklarla bir araya geldiğinde ya da bir etkinlik yapmaya çalıştığımızda hiiiiiç oralı olmuyor ne yazık ki. Duyusal zekası gelişsin, ince motor beceriler edinsin falan ne yazık ki hikaye!!!! Mesela bir kabın içine makarnaları boşaltıyorum, kaşıkla diğer boş kaba aktaralım etkinlik olsun diyorum; bizim çocuk o makarnaları kuru kuru mideye indiriyor!!! Oğlum onlar yenmez noktasından sonra zaten isyan, ağlamalar, makarnaları etrafa fırlatmalar… Oyun hamurları mı denemedim (onları da yedi ne yazık ki!), nişastalarla Obleck hamurları mı hazırlamadım, yıkanabilir boya  kalemleri mi almadım; hepsi boş… Kabul ediyorum artık, her çocuk farklı olduğu gibi gelişim süreçleri de farklı olabiliyor ne yazık ki. O yüzden çocuğunuzu aynı yaşta/ayda farklı çocuklarla kıyaslamak sizi gereksiz bir bunalıma sokabilir.

Dün akşam yemekten sonra ailecek top oynadık mesela. Babası bana, ben babasına topu ayağımızla atarken bolca ‘GOOOL’ çığlıklarının olduğu; Asil’in de koşup kahkaha atmaktan yorulduğu bir yarım saat geçirdik, alın size etkinlik! Asil hareketli bir çocuk; koşmayı, yaramazlık yapmayı, yeni şeyler kurcalayıp bulmayı, ben yemek yaparken yanımda oturup tencerelerle oynamayı seviyor. Yani aslında etkinlik yapmıyor değil, ama benim etkinlikten anladığım otursun yarım saat sulu boya yapsın, oyun hamurundan hayvan tarzında bir çocuk değil o kadar! Belki bir kaç ay sonra bunları da yapacak, ama henüz ilgisini çekmiyorlar. Ayrıca belirtmeliyim ki top oynarken ‘Attım’ kelimesini bolca söyledi, ayağıyla topa düzgün bir şekilde vurma, top sürme gibi becerilerini de geliştirdi.

Ben uzman değilim, sadece anneyim. Top oynama etkinliğin hangi motor becerisini geliştirdiğini, beyninin neresine etki ettiğini bilmem! Tek bildiğim anne babasıyla mutlu zaman geçirdiği, bu da bana yeter zaten…

Şekersiz Yaşamaya Alışmak

Malumunuz yaz geliyor, çoğumuzu bir zayıflama telaşı almış gidiyor. Dürüst olmak gerekirse; bu yaşıma kadar neredeyse hep dikkat ettim yediklerime, ince yapılı olsam da kilo almaya çok elverişli bir bünyem var. En kötüsü de ne kadar dikkat edip diyet yapsam da, vazgeçemediğim bir tatlı bağımlılığım var ne yazık ki… ‘Bağımlılık‘ gerçekten doğru kelime çünkü bünye şekere bir alıştı mı bırakması çok zor oluyor. Çocuklarımızı da bu beyaz düşmanla ne kadar geç tanıştırırsak o kadar iyi. Ben Asil’e gün içinde atıştırmalık abur cubur olarak hep kurutulmuş meyveler (dut, üzüm, yaban mersini) ya da kuru yemişler veriyorum. Ne yazık ki çikolatanın tadını öğrendi, ama biz almadığımız sürece görüp de isteyemiyor ve biz de eve bu tarz şekerli atıştırmalıkları ya hiç almıyoruz ya da aldığımızda da göremeyeceği yerlere saklıyoruz.

Konumuz olan şekersiz yaşamaya gelince; ben zaten hiç çay/kahve içerken şeker kullanan biri olmadım. Ama en sıkı diyet yaptığım zamanlarda bile rafine şeker içeren bir besin mutlaka yedim, çikolata/tatlı yemediğim bir gün benim için günden sayılmıyordu:) Akşamları kahve yanında sufle keyfi mi dersiniz, sabahları kızarmış ekmek üzeri Nutella mı istersiniz, aklınıza ne gelirse…

Bu kez kendime bir söz verdim, şekersiz hayata ya alışacağım ya alışacağım! Pazartesiden beri yukarıda saydıklarımın hiç birini yemedim, yani sıfır şeker tadıyla yaşıyorum:) Gün içinde haşlanmış kara buğday (6 yemek kaşığı) içine 1 elma rendesi ve 1 çay kaşığı tarçını karştırıp yiyiyorum; böylece hem tatlı isteğimi bastırmış oluyorum, hem de kara buğdayın tok tutan özelliği sayesinde daha az kalori alıyorum.

Kilo vermek öncelikli amacımdı başlarken başlarken ama bu arada fark ettim ki tatlı isteğim her geçen gün azalıyor! Şimdilik hedefim 21 günü bu şekilde beslenerek tamamlayıp, hiç değilse beynime alışkanlık kazanması için fırsat tanımak. Dilerim bu sefer başarılı olurum ve şeker denen zehri hayatımdan tamamen çıkarırım.

Unutmayın, hepimizin vücudunda kanser yatkınlığı olan hücreler var ve uyuyorlar. Bağışıklığı düşen bir bünye yada şeker (buna fazla karbonhidrat tüketimi de dahil) uyuyan canavarı uyandırıp bizleri hasta ediyor. Önce kendimiz, sonra sevdiklerimiz için ne kadar sağlıklı beslenirsek o kadar kaliteli bir hayat süreriz.

ASİL’İN İLK HAYAL KIRIKLIĞI’NIN HİKAYESİ

Aşağıda okuyacağınız Asil’in ilk hayal kırıklığı ile ilgili hikayeyi Singapur’daki son günümüzde yaşadık.  Geçtiğimiz günlerde facebook sayfamda paylaştım, burada da anı olarak kalsın diye tekrar yazıyorum…

ASİL’İN İLK HAYAL KIRIKLIĞI

Günlerden bir gün, Asil köşede duran bir scooter bulur (bkz.1.resim) Anne Asil’e sakince açıklamaya çalışır, ‘Oğlum bu bizim değil başkasının’ diye, Asil de bu arada sahibi de kimmiş diye etrafa bakmaktadır (bkz.2.resim) Sahibinin her an gelebileceği tehlikesine karşı Asil kaşlarını çatıp, en sert haliyle beklemeye koyulur (bkz.3.resim) Derken scooter’ın sahibi küçük şirin kız geliverir, anne artık scooter’ı sahibine vermemiz gerektiğini Asil’e anlatmaya çalışır (bkz.4.resim) Asil henüz scooter’dan ayrılmaya hazır değildir ancak küçük ve cool Amerika’lı kız hiç oralı olmayıp scooter’ını aldığı gibi arkasına bakmadan uzaklaşır (bkz.5.resim) Bir önceki resimde yüzünde kaybetmenin şaşkınlığı olan Asil, bu resimde artık scooter’ı tamamen kaybettiğini anlamış ve akan göz yaşlarına engel olamamıştır (bkz.6.resim)

SAMSUNG CAMERA PICTURES
1.Resim
SAMSUNG CAMERA PICTURES
2.Resim
SAMSUNG CAMERA PICTURES
3.Resim
SAMSUNG CAMERA PICTURES
4.Resim
SAMSUNG CAMERA PICTURES
5.Resim
SAMSUNG CAMERA PICTURES
6.Resim

Asil’in ilk hayal kırıklığının hikayesini, babasının gözünden çekilmiş resimlerle okudunuz:))

 

2 YAŞ SENDROMU geliyorum demez gelir!

 

2 yaş

Tatil bittikten sonra farkettik ki, en çok Asil için etkili olmuştu 15 gün uzaklarda olmak. Belki sabahtan akşama kadar geziyor olmak, belki anne babasıyla sürekli birlikte olmak, belki de sıcak iklimin verdiği özgürlükten midir bilinmez; Asil inanılmaz bir değişim gösterdi. Bir kere bize anne-baba diyerek seslenmeye başladı ki şimdiye kadar hiç yapmamıştı. Asil’i tanıyanlar bilir, toplum içine girdiğinde biraz ürkek ve çekingen davranan, annenin kucağından başka yere ayrılmayan bir bebekti. Tatildeyse inanılmaz bir özgüven geldi üzerine; biz uçağa binmeden önce sıra beklerken ne zaman arkamızı dönsek Asil başka birileriyle oyun oynayıp fotoğraf çektiriyordu mesela:)) Keşke dedik hep, keşke buralarda denizin kenarında yaşayıp büyütebilsek oğlumuzu…

Tatilde 2 yaş sendromunun ilk belirtileri yavaş yavaş hissedilmeye başlamıştı, ne desek HAYIR cevabı aldığımız bir Asil vardı. Döndükten sonra da değişen bir şey olmadı, bu aralar evde sürekli ağlama krizlerine giren, her dediğini o anda yaptırmaya çalışan bir 21 aylık bebek var. Ben okuduklarıma ve duygularıma dayanarak mümkün olduğunca sakin kalmaya, Asil’in bu ağlama krizlerini atlatmak için dikkatini farklı yönlere çekmeye çalışıyorum. Bizim çocuk mu çok dirençli, ben mi yeteri kadar başarılı değilim bilmiyorum; tek bildiğim bu aralar günü gününe tutmuyor işte bir türlü:(( Sürekli bu da geçecek diyorum kendi kendime, her zor dönem gibi bu dönem de bitecek ve bir yenisi gelecek. Ama bir yandan da ya yanlış bir tutum sergilersem, ya psikolojisi bozulursa, ya bilinç altında geri dönüşü olmayan bir etki bırakırsam (ay sanki çocuğa işkence yapıyorum sanacak okuyan da, evet şu an biraz abartmış olabilirim!) diye sürekli okuyorum, okuyorum… Kitaplar okuyorum, başka annelerin yaşadıklarını okuyorum, belki bu emeklerimin karşılığını bir gün alacağım ama ne zaman bilmiyorum.

Keşke böyle bebek kalsan diyorum uyuduğu zaman, o kadar melek gibi ki; uyandığındaysa ne zaman büyüyecek de bitecek bu sendromlar diye isyan ediyorum. Asil için bu gelişiminin bir süreci ve normal bir dönem, peki ya benim için normal mi tüm yaşadıklarım?

Koh Lipe, Rüyalar Adası

Yaklaşık bir aydan fazla olmuş yazamayalı, tamamen sayfamdaki teknik ve benim anlamadığım sorunlardan ötürü. Tatil yazılarımı ülke ülke, şehir şehir yazmayı planlamış ve hatta Kamboçya (Siem Reap) yazım ile başlamıştım da. Ama bu kadar ara verdikten sonra ve gezerken not almaya üşendiğim için hatırlayamadığım öyle çok ayrıntı var ki şu an…

Kısa bir özet geçmek gerekirse, Uzakdoğu’da şimdiye kadar gezdiğimiz ve bizim için listenin hep en üstünde olan Koh Lipe (Tayland’ın bir adası)

ada

yine bu tatilimizin de göz bebeği oldu. Koh Lipe’ yi Uzakdoğu’ya gitme planı olan herkese şiddetle tavsiye ederim, Phuket falan hikaye inanın bana. Denizinin berraklığı, kumların inceliği, insanların güler yüzlü oluşu; çocukla da iyi ki gelmişiz dedirtti bize. Koh Lipe’ye gelmek için tek sıkıntı ulaşımın zor olması, ama hepsini göze almaya değer inanın. Gündüz denizin tadını çıkarın, serinlemek için onlarca çeşit tropik meyveden yapılmış shake’ler deneyin, akşam Walking Street’de her bütçeye/zevke uygun lezzetli yemeklerden yiyin, gece plajda çalan müzikler eşliğinde yıldızları izlemenin keyfine varın…

walking street

shake

Koh Lipe ile ilgili sorularınız olursa (ulaşım/konaklama/yeme-içme ile ilgili) buradan cevap verip yardımcı olmaya çalışırım, ama yukarıda da bahsettiğim gibi o kadar çok şey var ki şu an yazmakla bitiremem:)

 

Kamboçya Gezi Notlarım

Tatilimizin ilk durağı olan Kamboçya’ya ulaşmak bizim için uzun ve yorucu saatler aldı ama buna değdi doğrusu. Öncelikle Singapur Havayollarının İstanbul-Bangkok uçuşu ile Cuma öğleden sonra Singapur’a uçtuk. Singapur’a yaklaşık 10 saat kesintisiz uçuşun ardından, Singapur-Bangkok uçuşumuzu da (3 saat) tamamlayıp Bangkok’a vardık. Gitmeden önce planımız eşyalarımızı arkadaşlarımızın konaklayacağı otele bırakıp 4-5 saatlik bir Bangkok turu yapmaktı ama vardığımızda yaklaşık 20 saattir yollarda olmanın da verdiği yorgunlukla neredeyse ağlamak üzereydim! Arkadaşlarımızın otelinde 5 saat için bir oda tutup Asil’le odaya uyumaya çıktık. Bu arada uçuşlar sırasında Asil bizi hiç yormadı, çoğu zaman ya uyudu ya da kucağımızda uslu uslu oturdu. Biz Asil’le odada uyurken Soner’de arkadaşlarla kısa da olsa Bangkok sokaklarını turlamaya çıktı. O kadar yorgunluğa Bangkok’u altın tepside sunsalar küçük parmağımı bile kıpırdatamazdım açıkçası! Neyse, akşamüzeri kaldığımız (uyuduğumuz) otelden ayrılıp havalimanına gitmek üzere yola çıktık, istikamet Kamboçya!:) Şunu özellikle belirtmeliyim, Tayland’lılar her alandaki kibarlıklarını havalimanlarına da taşımışlar; gerek pasaport kontrollerinde, gerekse uçağa girişlerde bebekli olduğumuz için bize hep öncelik tanındı. Ben bile yorgunluktan ve sürekli yolda olmaktan sersemlemişken, bizim minik gezgin Asil son derece keyifli legoları ve arabalarıyla oynuyordu:) Kamboçya için Türk Vatandaşlarına vize zorunluluğu var ancak dilerseniz gittiğinizde kapıda da alabiliyorsunuz. Biz her ihtimale karşı işimizi garantiye almak adına vizelerimizi gitmeden almıştık (kişi başı 35 USD, bebek için de yetişkin gibi vize uygulanıyor) ve iyi ki de almışız! Havalimanında o kadar uzun bir vize kuyruğu vardı ki, onca yol ve yorgunluğun üzerine vizede de uğraşsaydık ilk uçakla kapıdan dönebilirdim! Havalimanından otelimiz Tuk-tuk ile yaklaşık yarım saat mesafedeydi, Angkor Spirit Palace Otel. Lokasyon olarak şehir merkezine gidip gelmek için her seferinde Tuk-tuk kullanmanız gerekli çünkü city center dedikleri alana yaklaşık 15dk. Tuk-tuk mesafesinde. Hava sıcaklığı gündüz inanılmaz bunaltıcı ve nemli, Uzakdoğu’da şimdiye kadar gördüğüm en nemli havaydı diyebilirim. Asil gittiğimizin ertesi günü sıcaktan isilik ve pişik oldu, siz düşünün. Yol bizi o kadar yormuş olacak ki, geldiğimizin ertesi günü sadece şehri gezip tur vs. yapmamaya karar verdik. Öğlen vazgeçilmez aracımız Tuk-tuk’ a atlayıp şehir merkezini gezmeye koyulduk. Yerel yemeklerin tadı hiçbir zaman bana uyamadı, kişniş ve bolca baharatların kullanıldığı Uzakdoğu yemekleri beni şimdiye kadar hiç cezbetmedi diyebilirim. Soner bu kez lokal lezzetleri denemeye kararlıydı, ilk denemesini de Hindistan cevizi içinde pişen Amok Balığı ile yaptı.

amok
Yani tadı yenmeyecek kadar kötü değil ama dediğim gibi, bana uymuyor bu lezzetler. Asil ne yedi ne içti derseniz, İstanbul’dan getirdiğim bir paket Marmara Birlik siyah zeytin, bir paket kaşar peynir ve halasının yapıp yanımıza verdiği kuru üzümlü kek kurtarıcımız oldu diyebilirim! Sabah Türk usulü zeytin-peynirli kahvaltımıza ilave oteldeki kahvaltıda yediğimiz yumurta ve taze tropik meyveleri de ekleyince, her sabah besleyici bir kahvaltı yapıp dışarı çıkıyorduk. Öğlenleri yoğurt ve kek, akşamları da pizza-spagetti tarzı yemekler, sokaklarda sürekli içtiğimiz meyve shake’leri Asil’in günlük menüsünü oluşturdu, bir de tabiki sabah akşam süt:)
Kamboçya’ya asıl geliş sebebimiz, yıllardır resimlerine bakıp durduğumuz Angkor Wat Tapınakları 2.günkü rotamız oldu. Angkor Vat, Kamboçya’nın Siem Reap kentinde yer alan, Kral II. Suryavarman adına yapılmış bir tapınaktır. Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan tapınak 12. yüzyılda inşa edilmiş olmasına karşın günümüze dek oldukça iyi bir korunma altında ulaşabilmiştir. Bölgedeki tek dinsel yapı olarak günümüze kalmış olup, önce Vişnu adına bir Hindu tapınağı olarak, daha sonraki dönemlerdeyse bir Budist tapınağı olarak kullanılmıştır. Khmer mimarisinin en önemli örneklerindendir. Kamboçya ile özdeşleşen yapı ülkenin ulusal bayrağının üstünde de betimlenmektedir. Ülkeye gelen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerdir. Tapınaklar yaşlı ağaç kökleri ve bolca basamaktan oluştuğu için bebek arabasıyla giderseniz çok zorlanabilirsiniz. En iyisi ana kucağı dedikleri sling tarzı bir askı ile bebeği üzerinizde taşımak. Bizim ana kucağımız ne yazık ki 13kg. kadar (bizim çocuk biraz şişko kalıyor ne yazık ki) ve Asil onun içinde durmayı hemen hemen hiç sevmediği için mecbur bebek arabasıyla yollara düştük. Bir çok yere ben çocuk olduğu için giremedim, diğer yerlere de resmen üzerimizden su gibi terler aka aka Asil’i bebek arabasıyla taşıyarak girdik. Resmen ÇILGIN TÜRKLER modunda tapınak gezdik diyebilirim.angkor wat

asil
Kamboçya dendiği zaman ilk akla gelen ANGKOR WAT olmakla birlikte, bir sonraki günümüzü eşimin araştırmaları sonucu Tonle Sap Gölü gezisi yaparak değerlendirmeye karar verdik. Tonle Sap Gölü, Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su gölü, dünyanın da az sayıdaki verimli tatlı su kaynakları arasında. 300’den fazla balık, 20’den fazla yılan, timsahlar, kaplumbağalar, su samurları, leylek ve pelikan gibi 100’e yakın kuş türünün yaşam alanı. Bu nedenle 1997 yılında UNESCO Dünya Biyosfer Rezerv Alanı olarak ilan edilmiş. Kamboçya, Birleşmiş Milletler’ in ‘en az gelişmiş ülkeler’ kategorisinde yer alıyor. Göl üzerindeki evlerde yaşayan çocuklardan sıkça ‘ONE DOLAR’ cümlesini duyacaksınız, resim çekmeniz için boyunlarında yılanlarla bekleyip karşılığında 1 USD alan çocuklar…

one dolar

Burada ayrıca okul ziyareti de yapabiliyorsunuz, okuldaki çocuklara isterseniz 50 USD karşılığı pirinç (1 çuval) alıp bağış da yapabiliyorsunuz; ya da sınıflardaki bağış kutularına istediğiniz miktarda para da bırakabiliyorsunuz. Bu okulun tek geçim kaynağı bizler gibi turistlerden gelen yardımlar çünkü…

asil okulda
Akşamları Night Market ve Pub Street’te gezerek geçirebilirsiniz. Yemek fiyatları kişi başı ortalama 5-7 USD arası, biraz daha lükse kaçarsanız sınırı yok tabi ki. Yemek sonrası soğuk bir shake içebilir (Rambutan benim Uzakdoğu’da favori meyvem, değişik tatlar denemek isteyenlere tavsiye ederim) ve yürüyüş yaparak akşamı tamamlayabilirsiniz. Sinekler için mutlaka önleminizi alın çünkü her yerdeler! Alışveriş yapmak isterseniz de fiyatlar son derece makul. Alışveriş yaparken de mutlaka pazarlık yapın çünkü neredeyse yarı fiyatına aynı ürünü alırsınız.

night market
Kamboçya için son bir değerlendirme yap derseniz; henüz fazla turistin keşfetmediği (Tayland’a kıyasla), halkın çok güleryüzlü ve yardımsever olduğu, Angkor Wat Tapınakları’nı dünya gözüyle mutlaka bir kez görün diyebileceğim bir Uzakdoğu ülkesi. Tekrar gider miyim derseniz, one is all enough:)