Zanzibar Tatili-1

Bu kış Aralık ayında uzun zamandır planladığımız Zanzibar seyahatimizi gerçekleştirdik. Gitmeden önce uzun uzun olmamız gereken aşılar, kullanmamız gereken ilaçlar ile ilgili araştırma yaptığım için öncelikle bu konularda bilgi vermek istiyorum. İllere göre Seyahat Sağlığı Hizmeti veren yerlerin adreslerine internetten kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Biz Karaköy’deki Seyahat Sağlığı Merkezi’ne gittik. Zanzibar 2011 yılından beri Sarı Humma Aşısı zorunlu yerler listesinden çıkartılmış, yani aşı nasıl olacak vs. diye endişe etmenize gerek yok. Sıtma konusundaysa henüz ne yazık ki bulunmuş bir aşı dünyada yok, sadece doktor gerek görürse kullanmanız için sıtma tabletlerini ücretsiz olarak veriyor. Bizim uçuşumuz aktarmasız (önceleri Zanzibar’a gitmek için sadece Darüsselam’dan uçuş ve sonrasında feribot vardı ama artık THY’nin direk Zanzibar uçuşu mevcut) olduğu için ve Zanzibar’da 10 gün belli standartlarda bir otelde konaklayacağımız için, doktor sıtma tableti dahi almamıza gerek olmadığını söyledi!!! Biz eşimle defalarca aman doktor yapma, bak çocuk 3,5 yaşında, varsa bir ilaç alalım içelim, korunalım diye sormamıza rağmen; bize sadece sinek kovar spreylerin, oda cibinliklerinin vs. yeterli olacağını söyledi. Neyse, içimiz pek rahatlamadıysa da doktorun  branşı gereği yılda yüzlerce gezgin gördüğünü düşünerek ve yanımıza bol bol sprey/tablet alarak yola çıkmaya karar verdik.

Ben tatil bölümüne geçmeden, tatilden 1 gece önce yaşadığımız kabusu anlatarak başlamak istiyorum. Uçuşumuzdan bir gece önce eşimin bel fıtığı rahatsızlığı bir anda nüksetti ve kilitlenip kaldı (bunun nasıl bir hal olduğunu ancak bel fıtığını çeken bilir!). Kaldı ki biz valiz hazırlamanın büyük kısmını son geceye bırakmıştık ve neredeyse hiç bir şey hazır değildi! Bu halde nasıl gider, kıpırdayamıyor bile, nasıl uçacak 8 saat diye stresli bir şekilde eşya hazırlarken; aynı gece Asil’in ateş 39,5 olmaya ve sürekli kusmaya başladı!!! Hadiiii bu kez de çocuk bu halde nasıl gidecek endişeleri başladı bizde!!! Sabah eşimi (yürüyemez haliyle) ve ateşi düşmeyen Asil’i tuttuğum gibi soluğu acilde aldık. Tuttuğum gibi kısmı okurken basitmiş gibi gelse de, her basamakta saniyelerce bekleyerek asansörsüz apartmanımızdan nasıl 4 katı inip de hastaneye vardık bir ben bilirim! Soner’e acilen 2 kas gevşetici iğne karışımı yapıldı, akşam havalimanına gitmeden önce bir doz daha yapılmasına karar verildi, yanımızda götürmek üzere bir torba dolusu iğne ve ilaç verildi. Yürüyebilir mi durumu hala kesin değil bu sırada, sol bacak boşa basıyor çünkü bastığında! Asil’in durumsa çok daha kötü, çocuğa bronşit başlangıcı teşhisi konuldu, acilde müşadeye yatırılıp soğuk hava ve ventolin verildi, acil antibiyotik tedavisi başlandı! Tüm bunlar olurken saat 09:00, bizim uçak akşam 20:30da; evde valiz açık halde bekliyor, Emel iki gözü iki çeşme ağlıyor!!!

Bir tarafımız var bu işte bir uğursuzluk, acaba uçak mı düşecek, binmesek mi diye panik haldeyken; diğer maceracı deli tarafımız da sıcak hava iyi gelecek size hadi son bir gayret diye gaza geliyordu! Biz iki çılgın, EVET ikinci seçeneği yaptık, son bir deli cesaretiyle bu tatile gideceğiz dedik ve yola çıktık!!! Yanımızda giysiden çok ilaçla gittiğimiz doğrudur, ama nasıl bir tatil aşkıysa bizimki, çıktık işte bir kere yola.

Zanzibar uçak yolculuğu hayatımın ciddi anlamda en korkunç 8 saatiydi diyebilirim!!! Soner’in kıpırdamasına dahi izin vermeyen beli, Asil’in 40,5 dereceleri gören ve düşmek bilmeyen ateşi (tüm ateş düşürücülere rağmen), tek başına tüm yol boyu (bir gece önceden uykusuz olduğum yetmezmiş gibi) huysuzluğu zirve yapmış çocuğu sakinleştirmeye çalışarak geçirmem… Ben bu gece ölmezsem ölmem ölmem hiç bir vakit diye bir şarkı vardı biz gençken, hah işte tam o noktada bir uçuş macerasıydı benimkisi:))

Neyse, 8 saatlik uçuşumuz sonrası sağ ama pek salim olamadan Zanzibar’a sabaha karşı 04:30 civarı indik, bitti mi? Daha otele varmak için 1 saat de araç yolculuğu yapmak gerekiyordu ki bunu da kucağımda ateşler içinde yanan çocukla hop oturup hop kalktığımız bozuk Zanzibar yollarında tamamlamış olduk. Dokunsanız ağlayacak haldeyim ama ben o noktada, sinirlerim tamamen harap durumda.

Otelimiz Zanzibar’ın Pwani Mchangani bölgesinde, Waridi Beach Resort isimli, 4 yıldızlı bir tatil köyüydü. Gidecek olan, özellikle de çocuklu tüm ailelere gözüm kapalı tavsiye edeceğim, Zanzibar tatilimiz için yaptığımız belki de en doğru seçimdi. Bir kere otel İtalyan oteli olduğu için her şey dahil konseptle 3 öğün son derece güzel İtalyan yemeklerini lokal yemekler ile birlikte yeme şansınız oluyor ki makarna pilav yemeyen çocuğa ben pek rastlamadım şimdiye kadar! Aynı şekilde İtalyan mutfağı bizim damak tadımıza da çok uygun olduğundan, Afrika’ya gittim aç kaldım demenize hiç gerek kalmayacak. Zanzibar’da otel bakanlar az çok fiyatların ne kadar uçuk olduğunu bilirler, biz oteli biraz kampanyalı bir fiyata aldık ama onun haricinde bence Waridi Beach Resort fiyat performans açısından, denizin hemen önündeki konumuyla verdiğimiz ücreti sonuna kadar hak etti.

Asil’in ve Soner’in durumlarına gelecek olursak, Soner’in beli birkaç gün içinde daha iyi hale gelirken Asil’in durumu günden güne kötüleşti. Çocuk öksürmekten sabaha kadar uyuyamaz, yemek yiyemez hale geldi. Ateş düşürücülere rağmen ateşi 3 saatte bir inatçı şekilde yükselmeye devam etti. Bu arada Türkiye’deki doktoru ve otel doktoru ile sürekli iletişim halindeyiz, bir yandan da geri mi dönsek diye dönüş bileti bakıyoruz, tüm zamanımız sadece odada oturarak geçiyor! En son Türkiye’deki doktorumuz bu sürede iyileşmesi gerektiğini, bu denli inatçı ateş varsa hastalığın zatürreye çevirmiş olabileceğini, hemen en yakın hastaneye gitmemizi söyledi! Afrika’dasınız, çocuğunuz kucağınızda resmen eriyip gidiyor, tek lokma yemeden ateş içinde yanıyor, uçağa atlayıp dönelim deseniz o bile hayati risk taşıyor! Neler hissettiğimin kelimelerle tarifi yok inanın…

Zanzibar’daki hastane maceramızı ve tatilin kalan günlerini de bir sonraki yazımda anlatacağım.

Sevgiler…

Şimdi Okullu Olduk

Zamanın nasıl hızla geçtiğine şaşırmaktan ne zaman yorulacağım, merak ediyorum bazen. Sanki daha dün hamileydim, oysa Asil’in 15 gün sonra 3. yaşını kutlayacağız…

Bebeğin doğumdan sonraki ilk 2 yılda ihtiyacı olan sevgi/beslenme/uyuma/ oyun oynama gibi temel ihtiyaçlarını, anne babası ve bakımını üstlenen kişi karşıladığı sürece; hızla geçen 2 yıla el sallayıp 3.yıla başlıyorsunuz. 3 yaş ile hayatınıza sorular, bitmek tükenmez merak ve enerji patlamasıyla eve kapatamayacağınız bir çocuk ile devam etmeye başlıyorsunuz. Yemek yemeye itiraz, uyumaya itiraz, kendi çapında bir otoriteye baş kaldırış durumları hayatımızda günden güne artmaya başlamıştı. En önemlisi de diğer çocuklar ile iletişim kurmak istememe ve yaşıtlarının arasında utanıp sıkıldığını gördükçe, acilen kreşe başlama zamanımız geldiğine karar verdik.

KRES dediğinizde yelpaze çok geniş; yabancı dil, beslenme, hijyen, güvenlik ve daha yüzlerce soruyla kreş arayışına başladık biz de geçtiğimiz ay.  İstanbul’da yaşadığınızda okul yelpazesi daha da genişliyor ister istemez, her bütçeye ve talebe uygun kreş bulmak mümkün istedikten sonra.

Sonunda seçimimizi yapıp Asil’i evimizin yakınlarında, uzun yıllardır bulunan bir kuruma kayıt ettirdik. Çalışan aileler için 12 ay açık (resmi tatiller dışında), sabah 07:00 akşam 19:00 olan bir okul. Evet ne yazık ki şartlar böyle olmasa da o minnacık çocuklar günün tamamına yakınını evinden/annesinden ayrı geçirmek zorunda kalmasa; keşke çalışan annelerin iş saatleri daha az olsa ama ne yazık ki durum ortada…

En çok sevindiğim, Asil’in öğretmenine daha ilk günden alışmış olması. Henüz sınıftaki diğer çocuklarla fazla etkileşime girmiyor ama uyumlu tutum sergiliyor. Alışma döneminde ilk 3 gün bizim eşliğimizde sadece yarım saat oyun oynadı okulda; zaten okul kelimesine itiraz ettiği için kreşe ‘OYUN EVİ’ ismini verdik, daha bir istekle gidiyor sanki böyle söyleyince:)

Bu haftayı da yarım gün biz olmadan, sabah bırakıp öğlen alarak atlattık. Sonraki aşamada tam güne alıştırmak var, bakalım daha bizi nasıl günler bekliyor…

Artık okullu bir çocuk annesi olarak, oğlumuzun okulda arkadaşlarıyla ilk doğumgünü kutlamasını planlama aşamasına geçebilirim:))

Karnabahar Köftesi

Tatile gidip geldik; yine bir huy değişimleri, yine bir yemek seçmeler… Hazır kış bitmeden biraz daha sebze yedirsem de nasıl diye düşünürken, dün akşam uydurma bir karnabahar tarifi geliştirdim. Benzerleri internette var biliyorum, ben tamamen elimdeki malzemelerle yaptığım oranda yazıyorum buraya;

Malzemeler

1 küçük boy karnabaharın yarısı

1 yumurta

Biraz ufalanmış beyaz peynir

3 çorba kaşığı kadar tam buğday unu

Az tuz, karabiber

Önce karnabaharı buharda haşladım, soğuduktan sonra bir çatalla ezdim. İçine 1 yumurta kırıp karıştırdım, tadını bastırması için biraz beyaz peynir ufalayıp az tuz ve karabiber ekledim. Kıvamı gelene kadar göz kararı un ekleyip (3 çorba kaşığı kadar eklemişimdir) karıştırmaya devam ettim. Sonrasında zeytinyağında mücver yapar gibi önlü arkalı kızarttım.

Bu verdiğim ölçü ile 10-11 tane küçük karnabahar mücveri çıktı, Asil akşam yemeğinde 3 tanesini afiyetle yedi:) İçerisine maydanoz eklenebilir, bence fırında da gayet güzel pişirilebilir. Bu ilk denememdi, başarılı olunca bir dahakine farklı şekillerde geliştirebilirim artık.

Karnabahar mevsimi bitmeden deneyin derim, biz büyüklerin bile bayılacağı bir lezzet oldu.

Tayland-Koh Samui Gezimiz-Vol.1

Uzakdoğu sevdalısı ailemiz olarak Tayland’dan dün gece itibariyle yurda dönüş yapmış bulunmaktayız. Tayland’a 4.gidişimiz, hala da gezmekle bitirebilmiş değiliz güzelim adalarını. Bu kez rotamızı Tayland’ın en bilinen adalarından olan Koh Samui’ye çevirdik.

Genelde 15 günlük tatilde bolca yer değiştiren biz, bu kez dinlenmeye kesin kararlı olarak tek bir adada tüm günlerimizi geçirmek niyetindeydik. Samui hakkında çok araştırıp okumuştuk ama ada bizde özetle büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Eğer daha önce Tayland’a gitmediyseniz, el değmemiş güzellikte tropik bir adada bulunmadıysanız; al sana kış günü deniz-kum-güneş, neyini beğenmedin Samui’nin diyebilirsiniz. Kuşadası’nı bilir misiniz bilmem; iyidir, hoştur ama biz İzmir’liler için tatil yeri gibi değil de küçük şehir gibidir, asla bir Çeşme (şimdiki değil de eski günlerdeki Çeşme demem lazım aslında) olamaz. Hah işte, Samui’de tam böyle!!!

Tayland’a gitmişim, koca adada ulaşım aracı lüks marka araçlardan bozma taksi olur mu?! Nerede benim Tuk-tuk araçlarım!! Coconut desen, vallahi bizim Makro’da daha ucuza satılıyor; hani Samui Tayland’ın Coconut adasıydı???

Deniz kısmına gelelim biraz da… Ada çok büyük, yani biraz önce de yazdığım gibi; bizim sevdiğimiz butik görünümlü, küçük ölçekli adalardan değil. Bir plajdan diğerine gitmek için tek yön en az 500 Baht (yaklaşık 50 TL) taksi ücreti ödemeniz gerekiyor. Fisherman’s Village denilen plajı var (ki çocuklu aileler için tavsiye ettikleri için gittik) benim şimdiye dek gördüğüm en kötü Tayland plajıydı! Denizi taşlık, suyu kirli, karaya vurmuş deniz anası; etraftaki lokantalar ada genelinde olduğu gibi fahiş fiyat çekiyor… Otelden yaklaşık 1,5 km. yürüme mesafesinde olan Fisherman’s Village’ı biz hiç beğenmedik. Bizim otelimiz Bophut bölgesindeydi, burası için de çocuklu ailelere göre daha sakin olduğu yazıyordu. Şimdi evet sakin olmasına sakin de, çocuklu aile acaba sakinlik mi istiyor yoksa çocuk uyuduğu zaman yakın mesafe yürüyerek gidip plajda takılabileceği yer mi? Bophut bölgesinde, akşam çocukla çıkıp, çocuk bebek arabasında uyurken eğlenebileceğiniz hiç bir yer yok, 12 gün bizzat deneyimledim arkadaşlar!

Gezip eğlenme anlayışımıza en çok uyan bölge Chaweng bölgesiydi, adada olduğumuz süre boyunca belki de en güzel zamanımızı burada geçirdik. Central Fest diye açık alanı bolca olan bir AVM mevcut, akşam buranın etrafında açık pazar kuruluyor, yemek/içecek/hediyelik ne isterseniz uygun fiyata alabileceğiniz (hayır aslında burası da tamamen turistik ve Tayland geneline göre fiyatlar pahalı ama Samui’ye göre biraz daha uygun), çocukla da keyifle zaman geçirebileceğiniz bir yer. Chaweng’de deniz her gidişimizde dalgalıydı, sanırım genelde de böyleymiş; hiç değilse suyu temizdi ve kumsal alıştığımız incecik kumdan oluşuyordu, Asil keyifle kumlarda oynadı. Chaweng’de plaj boyu sıralanmış barlar, restaurantlar ve oteller mevcut. Samui’ye illa gitmek istiyorum diyenlere (çocuklu ya da çocuksuz) ben öncelikle Chaweng bölgesine bakmalarını öneriyorum.

Bir diğer bölge de meşhur Silver Beach’in de bulunduğu Lamai bölgesi. Bophut’tan Lamai’ye gidiş dönüş 1000 Baht (yani 100 TL) taksi ücreti ödemeyi göze alacaksınız illa gitmek istiyorsanız, önce bunu belirteyim. Dediğim gibi, genel haliyle ada çok turistik ve çok pahalı. Pazarlık yapan sevimli Tayland insanı burada gözü tok soygunculara dönüşmüş resmen. Silver Beach denizi ve plajıyla meşhur ancak burada da deniz hem çok dalgalı, hem de aşırı pis haldeydi (denizde poşet-kola kutusu ne ararsan vardı). Bizim gittiğimiz tarih Ay tutulması ve Dolunay aynı tarihe denk gelmişti, belki de denizin/havanın bu kadar kötü olmasında Ay’ın da etkisi vardır, iyi düşünmek istiyorum. Yani madem bu kadar popüler bir plaj, bu kadar pis ve dalgalı denizi olmamalı değil mi? Lamai bölgesi ada geneline bakınca fiyatların biraz daha düşük olduğu bir yer, konaklama için belki burası da tercih edilebilir.

Adada denize girmek dışında çeşitli tur seçenekleri de mevcut. Samui’de hangi turu yapsam derseniz, onu da yarın ki yazımda fiyat/firma ismi ile detaylı şekilde anlatacağım.

Uzaklar denilince, UZAKDOGU…

Havalar soğudu bu aralar, bildiğiniz kış yaşanıyor İstanbul’da. Kalplerimiz de buz gibi, havadan mı bilmiyorum ama içimizdeki kar kış kıyamet bitmek bilmiyor… Ülkemiz, dünya, insanlık; nereye gidiyoruz Allah’ım diye soruyorum sürekli kendime, her an bitmek tükenmek bilmeyen bir endişe haliyle yaşamaya alışıyoruz, yaşamak istiyorsak alışmalıyız; ama hayat böyle geçer mi bilinmez…

Sıcak hava insanıyım ben; belki Ege’li olduğumdan, belki de sıcak iklimlerin kalpleri de ısıttığına inandığımdan. Bu aralar sevdiğimi ve oğlumu alıp gidesim var uzaklara, sıcak bir yerlere gitsek kaçsak bu soğuk yürekli insanların dünyasından istiyorum…

Bizim ailecek (yani küçük Kılıç Ailesi olarak ben-eşim-oğlumuz) Uzakdoğu sevgimiz bizi tanıyanlar tarafından bilinen bir gerçek:) Uzakdoğu’da kendimizi buluyoruz biz, sanki evimiz orasıymış da biz yılın 11,5 ayı evimizden uzakta yaşıyormuşuz gibi geliyor. Her yıl 15 gün Uzakdoğu havası alıp yılın geri kalan günleri için sabır depoluyoruz hücrelerimize. Hala daha fırsatı olup gitmeyenler için tek tavsiyem, ilk fırsatta bir Uzakdoğu bileti ayarlamaları! Nereye gittiğiniz çok da önemli değil; Tayland, Malezya, Endonezya, Singapur… İnanın bana o kıtada HUZUR var! Birçok dinden, birçok farklı inanıştan insan huzur ve hoşgörü içinde yaşıyor orada. Kötülük hiç mi yok? Tabi ki dünyada insanın olduğu her yere kötülük bulaşmış durumda, ama oralarda belki Muson ikliminden belki de hala vahşi hayvanlar yaşam sürdüğünden; bazı şeyler daha saygılı ilerliyor gibi geliyor, en başta İNSANLIK…

Ne yazmak istediğimi bilmeden oturup yazmaya başladım aslında, seyahat ile ilgili yazmayı düşündüm bir an ama seyahat denince benim için tek olan Uzakdoğu’yu yazdım içimden geldiği gibi. Bıraksanız şehir şehir, tapınak tapınak da anlatırım; saatler hatta günlerce:))) İçimdeki Uzakdoğu aşkı bambaşka, Şubat’ın 7sinde yine yeniden Bangkok Suvarnabhumi Havalimanı’nda olacağız; 15 gün için evimize gidiyoruz, doğmadığımız ama evin neresi dediğinizde aklımıza gelen tek topraklarda, Asya’dayız… Bakalım belki bu gidişimizde bizi havalimanında çiçeklerle karşılayıp vatandaşlık falan verirler:))))

0-3 AY ANNE-BEBEK İHTİYAÇLARI

Bebek doğmadan önce düşündüğünüz ihtiyaçlar listesi ile, bebek doğduktan sonra ortaya çıkan ihtiyaçlarınız arasında gerçekten fark oluyor. Mesela ben doğumdan önceki hafta son eksiklerimizi tamamlarken ‘oyuncak alalım, benim çocuğumun hiç oyuncağı yok odasında’ diye inatlaşırken, eşim bu çocuk doğar doğmaz oyuncak mı oynayacak dediği zaman oturup ağlamıştım!:)

Asil doğduktan sonra oyuncaktan önce hayati ihtiyaçlar sıralamasının nasıl değiştiğini bizzat yaşayıp gördüm. Şimdi hele de ilk bebeğiniz olduğunda büyük bir hevesle yığınla eşya almış/alıyor/alacak olabilirsiniz. Malum artık evlerin metrekareleri eskisi kadar büyük değil. Bebek büyümeye başladıkça ayak altından kalkacak eşyaları saklamak için deponuz/yeriniz yoksa, alışverişi abartmayın derim! İster istemez o minnacık bebek giysilerine, sevimli bebek eşyalarına can attığınızı biliyorum.

Yeni doğmuş bir bebeğin ve annesinin 0-3 ay için (hatta 6 aylık olana kadar da uzatabiliriz) ihtiyaç duyabileceği öncelikli materyalleri yazmak istedim. Alışveriş listenizi yaparken bir bakın derim ya da yaptıysanız da eksiklerinizi tamamlamanız adına yardımcı olursam ne mutlu bana:)

  • Alt açma bezi (kullan-at paket, en az bebek bezi kadar şart ve çok tüketiliyor).
  • Bebek bezi (Fazla miktarda yeni doğan boy almayın, bebek kilolu doğarsa 2 hafta içinde 1 numaraya geçiyorsunuz, elinizde fazla stok kalmasın).
  • Göz yakmayan, dermatolojik bebek şampuanı (Mustela ya da Bioderma markalarını öneririm)
  • Bebeği yıkamak için küvet-kova-file şeklindeki set (Asil Haziran doğumlu olduğu için göbeği düştükten sonra neredeyse her akşam yıkanıp öyle uyuttuk, filenin üzerinde tek başıma bile yıkayabiliyordum gündüzleri).
  • Bebek yağları/losyonları vs.ben aldım ama ilk 3 ay bebeğin cildi çok ince ve hassas olduğundan mümkün olduğunca bu tarz bakım ürünlerinden kaçınmakta fayda var (almak için acele etmeyin).
  • Pişik kremi daha önce de belirttiğim gibi katı gıdaya geçene kadar (6 ay) hiç kullanmadım, ihtiyaç da duymadım. Bioderma marka susuz temizleyiciyi pamuk üzerine sıkıp hep o şekilde temizledim Asil’in poposunu, pişik sorunu hiç yaşamadım. Pişik kremlerinin içerisindeki civa ilk 3 ay gereksiz kimyasal diye düşünüyorum.
  • İlla ıslak mendil kullanmak isteyenler için Unibaby Yenidoğan Islak mendili gayet başarılı; alkol, paraben, parfüm içermiyor.
  • Sterilizatör cihazı (Çok farklı marka ve fiyat aralığı var, Wee marka bize hediye olarak gelmişti, fiyatı gayet uygun ve kullanımı pratik. Benzer ürünler için farklı markalara çok da para harcamaya gerek yok. Ama emzik/biberon kaynar suda bekletirim diye düşünüyorsanız çok gereksiz zaman kaybı yaparsınız, ben mutlaka alınması gerektiği görüşündeyim).
  •  Süt pompası (Ben Avent marka otomatik pompa tercih ettim –  manuel olanları da var, anne-bebek ürünleri ve sağlık ürünleri konusunda tartışmasız tek geçtiğim marka).
  • Cam biberon (Arada birkaç saat uyumak istediğinizde sağmış olduğunuz sütü biberon ile bebeğe veren biri varsa, kesin ihtiyacınız olacak. Ben doğal akış Dr.Brown marka tercih ettim, gaz yapmama konusunda patentli bir tasarım).
  • Anneler için yine Avent marka süt toplama kalkanı (Bu ürünü ne yazık ki nasıl olduysa çok geç keşfettim ve kullanamadım, ama bizzat kullanan arkadaşımda görüp nasıl atlamışım diye kendimi hala affedemiyorum! Göğüslerden sürekli taşan sütü pedler yüzünden çöpe atmaktansa bu kalkan içinde biriktiriyorsunuz).
  • Göğüs pedi (Piyasada marka/fiyat aralığı çok geniş, size kalmış).
  • Annelere süt yapması için Humana bitki çayı (sütünüz az geliyorsa doktorunuzun da önerisiyle malt içecekleri ya da süt yapan farklı içecekler önerilebilir, ben sadece çay/kahve yerine Humana bitki çayı içtim).
  • Chicco Physio Soft Emzik (Avent emzikleri ne yazık ki bizim ufaklık sevemedi. Bir çok denemeden sonra kendimize uygun – tamamı silikon tasarım ve Asil’in sevdiği emziği bulduk, 2 yaşına kadar bayılarak kullandık).
  • Emzirme minderi (Bu da tamamen isteğinize bağlı, ben şahsen kullanmadım. Daha doğrusu evdeki herhangi bir yastığı kullanmak, kılıfını da sürekli değiştirebildiğim için daha pratik geldi. Ama kullanıp memnun kalan arkadaşlarım yok değil).

Benim hatırladığım ilk 3 aylık dönem en çok bu yazdığım ürünlerdi. Okuyunca ana fikrin tamamen bebek ve emzirme üzerine olduğunu anlamışsınızdır:) Gerçekten ilk 3 aylık dönem anne ve bebeğin birlikte en yakın oldukları zaman, TADINI ÇIKARIN…

Hangi marka Bebek Maması?

Asil doğduktan sonra en büyük hedefim 1 yaşına kadar emzirebilmekti.  Anne sütünün bebekler için en faydalı besin olduğu gerçeği artık dünyaca biliniyor, o yüzden tekrar bu konuyu açmayacağım. Bu arada dip not olarak önemle belirtmek isterim ki; yeni doğan beslenmesinde çok çok hayati bir durum olmadığı sürece mama kullanılmasına KESİNLİKLE karşıyım!

Sezeryan doğum sebebiyle kimi annelerin sütü doğumdan hemen sonra gelmeyebiliyor ne yazık ki. Hamileyken okuduğum, doğumdan sonra hemşiremizin de anlattığı kadarıyla, yeni doğmuş bir bebek doğumdan sonraki 3 gün boyunca hiç beslenmese bile hayati fonksiyonlarını sürdürebilecek bir enerjiye sahip oluyor. Yani doğumdan çıktınız, 8-10 saat sütünüz gelmedi. Aman çocuk aç kalmasın diyen aile büyükleriniz veya bebeğe mama takviyesi gerek diyen bir hastaneniz/doktorunuz varsa, bu yazdıklarım aklınız bir köşesinde olsun muhakkak. Dünyaya gözlerini yeni açmış minnacık bir kuzuya ‘mama’ adı altında verilen şey bana göre ZEHİR’dir… Annenin emzirmesini engelleyen çok büyük doğumsal sıkıntıları olmadığı sürece, ilk 3 gün mide kapasitesi 1 çay kaşığı kadar olan bebeğe mama verilmesini benim ne aklım ne de anne vicdanım almıyor; okuyan kimse üzerine alınmasın.

Ben şanslı diye adlandırılabilecek gruptandım, sezeryan sonrası sütüm hemen geldi (18 saat suni sancı çekmiş olmak çok büyük bir etkendi burada), sonraki günlerde de sütüm hem bebeğimi besledi hem de yeterli miktardaydı.

Mama kullanmak konusunda doktorunuzun tavsiyesi elbette önemli ama benim etrafımda gördüğüm kadarıyla anneler ve doktorlar mama takviyesine pek bir hevesli! Mamanın tokluk süresini uzattığı bilinen bir gerçek. Haliyle yeni doğum yapmış bazı anneler rahatlarını da düşünerek, zırt pırt emzirmeye kalkmaktansa gece öğünü olarak mama verip 3-5 saat deliksiz uyumayı tercih ediyorlar. Dürüst olalım, hepimiz o dönemden geçtik. Yok canım, bu yazdığın da çok sert oldu diyebilir misiniz? Ben 40 gün boyunca günde belki 3 saatlik uykuyla ayakta kalıp sadece anne sütü verdim. Madalya mı aldın, uykusuz kalmak da anneyi yoruyor, mutlu anne önceliğimiz diyenlere de; SAĞLIKLI bebek sahibi olmayı seçtim diye cevap veriyorum buradan.

Peki ben mama vermedim mi? Yazının asıl konusu zaten mama’ydı ama anne sütü dendiğinde ve koşa koşa mama veren anneleri gördüğümde sinirlerime hakim olamıyorum ne yazık ki.

Ben Asil 3 aylıkken çalışmaya başladım. 4 aylık olana kadar da sadece anne sütü ile besledim oğlumu. İş yerinde sütümü sağıp poşete/dolaba koyup akşamları eve götürüyordum. Gelin görün ki benim başlı başına bir karakter olan oğlum, biberon varken anne memesini istemez oldu:( Her ne yaptıysak (gece uyurken bile) memeyi aldığı anda bastı yaygarayı. Sağmakla süt de bir yere kadar geldi, sonunda sütüm de kesildi… Benim için 3 aylık bebeğimi bakıcıya bırakıp işe dönmek, ben işe döndüğüm için bebeğimin memeden kesilmesi, o dönemki iş yoğunluğu nasıl büyük bir tramvaydı anlatamam…

Madem anne sütü veremiyorum, hangi mamayı vermeliyim diye araştırıken (doktor tavsiyesi de önemli ancak mamalar/ilaçlar konusunda ne yazık ki doktorların tarafsız davrandığına inanmıyorum ben) eşim ‘Golden Goat’ diye bir marka buldu. Yeni Zelanda üretimi olan bu marka, içeriğindeki keçi sütü sebebiyle piyasadaki bir çok bebek maması arasından sıyrılıyor. İnek sütü bebeklere 1 yaşına kadar yasak bildiğiniz gibi, ancak bebek mamalarının formülleri genelde inek sütü proteini de içerir. Golden Goat bu sebeple sindirimi kolay (gaz/kabızlık sorunu hiç yaşamadık) ve alerji riski düşük bir mama. Ben Asil’e vermeye başladığım dönem (2014’te) piyasada nispeten zor bulunan ve en pahalı mama markasıydı. Ancak bugün internette baktığımda fiyatı çok daha uygun seviyelerde, bir çok sitede de satışı mevcut.

Buradan mama markası reklamı yapmak değil, bir anne olarak deneyip güvenerek kullandığım bir ürünün ismini paylaşmak istedim sadece. Aptamil konusunda anne olmadan önce bile çok negatif algılarım vardı, bebeğime de hiç kullanmadım. Dünyanın 1 numaralı bebek maması markası diyebilirsiniz ama ben biraz inatçı ve sabit fikirliyim ne yazık ki. Bana reklamı çok fazla dönen bir ürün çok da kaliteli gelmiyor işin doğrusu. Reklamcıların da tepkisini çektim iyi mi:))

Golden Goat marka mamayı Asil 1 yaşına girdiği güne kadar kullandım. Doktorumuz devam sütlerinin içerdiği vitaminler sebebiyle 2 yaşına kadar günde tek öğün de olsa verilmesini tavsiye ediyor. Ama bizim şahsına münhasır çocuğumuz ilginç bir şekilde 1 yaşına girdiği günün sabahı biberon kullanmayı/mama içmeyi kesti, bıçak gibi! Ne yaptıysak biberona döndüremedik, mamayı da ne denediysem içmek istemedi. Saygı duyduk kararına, babasının uygun fiyata stokladığı mamaları da etrafımızdaki bebeği olan arkadaşlarımıza verdik. 1 yaşına gelene kadar hiç bir şikayetim olmadan, içim rahat şekilde Golden Goat kullandım. Gönül isterdi ki 1 yaşına kadar anne sütü alabilsin ama bizim anne sütü ve mama maceramız da böylece yaşanıp bitti işte. Golden Goat ile ilgili daha detaylı bilgi almak için web sitesini incelemenizi tavsiye ederim. Hatta mümkünse yurt dışındaki annelerin yazıştığı forumları da okuyabilirsiniz, Türkiye’de internette yeterli kadar yorum bulabileceğiniz kullanıcı hala (ne yazık ki) yok…

Artık 30 aylık olduk (2,5yaşında), ballı inek sütünü suluktan sabah akşam bayılarak içiyoruz. Dün akşam lahana dolması yerken de halinden memnun gibiydi:)

Çocuk büyütürken her basamak bir tecrübe aslında, basamakları çıktıkça yorgun oluyorsunuz ama merdiveni ilk basamağı tırmandığınızdaki kadar da gözünüzde büyütmüyorsunuz (KESİN BİLGİ, YAYALIM LÜTFEN!)…

Sebze Yedirmenin Formülü Burada Anneler!!!

Ahh şu yemek yemeyen küçük cüceler… Anne olmadan, çocuğun yemek yemeyi reddetmeden anlayamazsınız demek istediğimi! Malum bizim iştahlı cüce 2 yaşına girdiğinden beri yemek ile ilgili bir takım tripler, iştahsızlıklar, ağzını açmamalar, kaşık gördü mü kaçmalar peşinde. Daha önce tarifini yazdığım yoğurt-muz-tahin pekmez karışımını ağzına bile sürmüyor artık. Hal böyle olunca ne yapsam da sağlıklı bir şeyler midesine girse diye uğraşıp duruyorum.

Bir kere son 1 aydır yoğurt tüketimimiz sıfır! Ayran, kefir, meyveli yoğurt, markette satılan süslü püslü çocuk yoğurtları/içecekleri hiç biri işe yaramıyor. Yoğurt tadını dahi almayı reddediyor son dönemde (ki en sevdiğimiz besinlerden biriydi). Yaşına göre yeterli miktarda kalsiyum alması için günde 2-3 porsiyon süt ürünü tüketmesi gerekli. 1 bardak süt/1 kibrit kutusu peynir/yarım bardak yoğurt 1 porsiyona eş değer. Sabah-akşam 1’er bardak ballı süt, kahvaltıda da bolca peynir tükettiği için yoğurt meselesine takılmıyorum aslında. Yoğurt yemeyi bırakması en çok sebze yemeklerini yedirmeyi sorun haline getirdi aslına bakarsanız. Öğlen yanında yoğurt ile birlikte her çeşit sebze yemeği verdik mi yedirebiliyorduk. Yoğurt yemeyince öğle yemeklerimiz pilav-köfte-makarna üçlemi arasında döner oldu ne yazık ki! Hayır sebzeli bulgur pilavı falan da yemiyor, yese yapmaz mıyım?! Denemediğim yöntem kalmamış, bu çocuk vitaminsiz kalıyor diye vitamin şurubunu dayamaya başlamışken aklıma bir fikir geldi!

Asil’in en severek yediği şey ‘Ayı’ şeklinde hazırlanmış krep (yani bildiğiniz Türk işi akıtma!). Bizim çocuğun hamur işlerine sempatisi var sanırsam:) Bir gün önceden soğanla kavurduğum missss gibi ıspanak yemeğini krep hamurunun harcına katıp ıspanaklı yapsam yer mi diye denemeye koyuldum. Bizimki bu ıspanaklı krebi bayıla bayıla yemesin mi:))) Hamur mabur, ıspanak yedi mi bu çocuk, YEDİİİİ. İçinde tam buğday unu, yumurta, süt yedi mi bu çocuk, YEDİİİİ.

İkinci gün 1 adet enginarı haşladım, rondodan geçirip yine krep harcına ekledim. Enginarlı krep yedi mi, YEDİİİİİ:)))

Dün artık son nokta olarak dondurucudan çıkarıp sıcak suda biraz beklettiğim bamyaları rondodan geçirdim, krep harcına ekledim, sonuç yine başarılı:))))

Krepleri her gün taze taze yapıyorum, tarfi çok basit:

1 yumurta

1 kahve fincanı süt

1 kahve fincanı tam buğday unu

1 çay kaşığı buğday rüşeymi (isteğe bağlı, besin değerini arttırıyor)

1 tatlı kaşığı sızma zeytinyağı

Elinizin altında ne sebze varsa rondodan geçirilmiş püre yada sotelenip ölmüş sebze (Ben burada rondoyu tercih ediyorum çünkü çiğ ya da buharda haşlanmış sebzenin besin değeri daha fazla oluyor, ısı ne yazık ki besinlerin vitamin değerini öldürüyor)

Bu yukarıdaki tariften 2 porsiyon ‘Ayı’ şeklinde krep çıkıyor, birini öğle yemeğinde diğerini de akşam yemeğinde yanında 1 köfte/1 parça tavuk/1 parça balık eşliğinde verebilirsiniz.

Haaa bu arada sürekli kuru beslenip bağırsakları sıvı da alsın diye krep yanında bir fincan pekmezli kuşburnu çayı içiriyorum. Yani özetle, sebze yedirme işini krep yöntemiyle şimdilik çözdüm diyebiliriz. Hiç değilse gün içerisinde aldığı besin çeşitliliği artmış oldu. (Burada çocuğu çorba içen anneler yanında misss gibi 1 kase çorba eşliğinde de krep verebilirler ama Asil doğduğundan beri çorbayı ağzına sürmeyen bir çocuk, sıvı gıdalardan nefret eder!)

Siz de çocuğunuz sebze yemiyorsa krep yöntemini bir deneyin derim, illa şekilli yapmanıza gerek de yok (ama Asil gibi şekilci bir çocuğunuz varsa mutlaka seveceği bir krep tavası edinin). Bakalım günler günleri kovalarken daha ne huylar, ne alışkanlıklar değişecek ve bu zavallı anne daha ne yaratıcı çözümler üretecek:)

EYVAH! ÇOCUĞUM YEMEK YEMİYOR…

Gün gelip de çocuğum yemek yemiyor diye dert eden annelerden olacağım hiç aklıma gelmezdi, ama ne oldum değil ne olacağım demek lazımmış!

Aslında 2 yaşına girdiğinden beri Asil’in yemek yeme alışkanlıkları yavaş yavaş bozulmaya, yediği yiyecek miktarı da gittikçe azalmaya başladı. Eskiden 2 biber dolmasını hüpleten çocuk şimdi (son 20 gündür) tencere yemeklerini ağzına bile sürmüyor!!! Hastalık/seyahat gibi en yemek yediremediğim dönemlerde kendimce ‘mucize’ bir karşımım vardı Asil’e yedirdiğim. 1 büyük muz (ezilecek), 2-3 kaşık yoğurt, 1 dolu çorba kaşığı tahin/pekmez karışımı! Hatta zaman zaman 1/2 avokado ve 1/2 muz ile de hazırladığım oluyordu bu karışımı. Önceleri bunu sabah kahvaltısı ile öğle yemeği arasında ‘ARA ÖĞÜN’ olarak tüketiyorduk. Sonra yemek yediremediğim zamanlar severek yediği tek şey buydu ve ben doyurucu/besleyici bir karışım olduğu için bu karışımı yese yeter diye düşünüyordum.

Bizim minik adam 2 azı dişini çıkartıyor, üzerine (bence!) 2 yaş sendromunun verdiği isyankar ruh hali de eklenince, tüm Cumartesi gününü 1 şeftali ve 1 dilim ekmek yiyerek bitirmiş bir çocuk kalıyor elde!!!

Çocuğu/bebeği yemek yemeyen arkadaşlarıma hep derdim, aç bırak görürsün diye. Ama işin orası hiç de öyle olmuyormuş… Bir kere o çocuğun aç olduğunu bilerek geçen her saat anne için cehennem azabı gibi geliyor inanın (bu duyguyu bilmeyen bilenlere anlatsın lütfen)! Sonrasında ne yapsam da daha besleyici ve küçük miktarda önüne sunsam krizleri, o çocuğun gözlerinin altının çöktüğünü görmek ve inatla yemek yemeyi reddederken elinden bir şey gelmeden izlemek…

Asil neredeyse 1 aydır yoğurt bile yemeyi bıraktı. Sabahları en sevdiği karakter olan ‘AYI’ şeklinde krepler pişiriyorum; içerisine yumurta, tam buğday unu, buğday ruşeymi, maydanoz, beyaz peynir, sızma zeytinyağı ekleyip mümkün olduğunca besin kalitesini arttırmaya çalışıyorum. Eğer kötü gününde değilse hiç yoktan bu ayılı krep kahvaltıda kurtarıcım oluyor.

Beslenme ile ilgili sorun yaşamamış bir anne olarak, bu içinde olduğum kaos beni çok yıprattı günlerdir. Okuyorum, araştırıyorum, nasıl yapsam da eski haline geri gelse bu çocuğun iştahı diye kafa yoruyorum… Tek umudum tüm bunların diş yada büyümesinden kaynaklı, gelip geçecek bir dönem olması. Yemek yemeyen çocuk annesi olmak ne kadar da zormuş meğer…

Turizmde Kriz, OHAL, Depresyon, Blogger Olmak ya da olmamak!

Uzun zamandır yazılarıma ara vermişim… Bir turizmci, bir vatandaş ve en önemlisi bir anne olarak çok moral bozucu bir yaz geçirdik hepimiz. Tüm bu süreçte değil paylaşım yapmak günlerimin neredeyse tamamı ofis-ev-birkaç saat çocukla ilgilenme ve uyku şeklinde geçer oldu. Kendime ya da eşime ayırdığım zaman yok denecek kadar azaldı (hatta hiç kalmadı demeliyim!). Günde 9-10 saat uyuyup yine de yorgun hissediyorum, bir yataktan çıkmak istememe hali, iştahımda abur-cuburlara karşı ekstra bir artış (ki kilo da aldım), geceleri sürekli kabuslar görme…

Teşhis için doktora gitmeye gerek yok aslında, bildiğin depresyona doğru sürükleniyorum! Nasıl iyi olurum, ne yapsam iyi hissederim, ruh durumum inanın çok karışık bu aralar. Haa bu arada size ne değil mi benim depresyonumdan:)

Geçtiğimiz günlerde blog yazdığımı yeni öğrenip bir kaç gecede hiç üşenmeden tüm yazılarımı okumuş bir arkadaşım çok moral verici şeyler söyledi bloğumla ilgili. Çocuğu olmamasına rağmen bazı yerlerde duygulandığını, okuduklarını yaşamış gibi hissettiğini ve yazmaya kesinlikle devam etmemi söyledi (Sevgili Elif, buradan sana tekrar teşekkür ediyorum güzel yorumların için).

Benim blog yazmaya başlarken amacım asla ‘blogger’ olmak değildi, hala da değil ve inanın asla olmayacak! Ben oldum olası yazmayı, araştırmayı, okumayı seven; teknolojiden neredeyse hiç anlamayan, manuel hayatın zor değil keyifli olduğunu düşünen bir insan oldum. Bu sayfayı bile açan sevgili arkadaşımız Selim oldu, arada güncellemeleri falan da kendi takip ediyor, görsellik/tema derseniz inanın kendi kendime başarabildiğim en iyi sayfa düzeni bu oldu:))))

Kaç kişi sayfama baktı, kim ne yorum yaptı çok da ilgilenmiyorum (yanlış anlamayın, zaman ayırıp okuyan herkese sonsuz teşekkür ederim). Ben Emel Kılıç, 26 aylık afacan bir İkizler burcu erkek çocuk annesiyim. Çalışıyorum (hem de sonu gelmek üzere olan bir sektörde!). Sosyal medyadan falan anlamam, kullandığım bir ürünle ilgili bir paylaşımımım varsa asla reklam amaçlı değildir, sosyal medya üzerinden takip ettiğim kişiler de çıkar amaçlı değil tamamen kişisel beğenilerim sebebiyledir. Oğlum Asil Kaan’ı büyütürken araştırıp öğrendiğim bilgileri, belki benim gibi araştıran başka bir anne de bulup faydalansın diye buradan paylaşıyorum. Anne olma konusunda çok da başarılı sayılmam, elimden geldiğince mutlu bir çocuk yetiştirmeye çalışıyorum ama öyle etkinlikten etkinliğe koşmak için ne zamanım ne de imkanım yok, arada sakinliğimi koruyamayıp soldan soldan gelen çığlıklarım da cabası ne yazık ki…

Depresyondan blog yazmaya bağladım ya konuyu, aferin bana:) Ülkemizin zor bir dönemden geçtiği şu günlerde, benim de halim bu işte, yapacak bir şey yok… Çok istediğim bir kitabı aldım geçtiğimiz günlerde, şimdilik kısa vade planım akşam Asil’i uyutup bir fincan kahvemi alıp kitabıma başlamak, kendim için mutlu hissedeceğim bir zaman yaratmak…

Sevgiler,